26 Kasım 2008 Çarşamba

Margaret Bourke-White’ın objektifinden








Life dergisi muhabiri Margaret Bourke-White'ın 1940 yılındaki Türkiye seyahati sırasında çektiği İstanbul fotoğrafları, eski İmparatorluk başkenti, yeni Cumhuriyetin en önemli kenti İstanbul'un tarihine ışık tutuyor.
Google’ın son hizmeti, insanı tarihin tozlu yapraklarını bir kere daha karıştırmaya davet ediyor. Dönemin milyonluk tirajlarıyla ünlü fotoğraf dergisi Life ile anlaşan Google, dergide yayınlanan fotoğrafları internet ortamına taşıdı. Sitede bir müddet gezdikten sonra, Amerikalı fotoğrafçı Margaret Bourke-White’ın 1940 yılında Türkiye ziyareti sırasında çektiği karelere rastladık, ki her biri İmparatorluk başkenti İstanbul’un tarihi için büyük önem arz ediyor diye düşünüyoruz.
Galeride yer alan 21 fotoğrafa baktığınızda, Dolmabahçe, Tepebaşı ve Eminönü gibi semtlerin eski hallerini görebilecek; belki de bugünle karşılaştıracaksınız. Objektifini sadece şehrin tanınmış ve zengin mekânlarına yansıtmayan fotoğrafçı, aynı zamanda şehrin yoksul kesimlerini gezerek, buradaki hayatı da fotoğraflamayı amaçlamış.
Yeni cumhuriyetin 17. yılında, daha farklı, siyah-beyaz bir İstanbul seriliyor gözlerimizin önüne…
Margaret Bourke-White kimdir?
1904 Bronx doğumlu olan fotoğrafçı, 1922’de Columbia Üniversitesi’nde Herpetoloji eğitimi almaya başlamış. Bu okulda Amerikalı fotoğrafçı Clarence Hudson White’tan aldığı derslerle, fotoğrafçılığa olan ilgisi artmış. 1927’de mezun olmasının ardından, 1929’da Fortune dergisinin editör kadrosuna dâhil olmuş.
Bu tarihten itibaren, Margaret Bourke-White’ın profesyonel fotoğrafçılık günleri başlamış. İlk olarak 1930’da Sovyetler Birliği’ne girmesine izin verilen ilk batılı fotoğrafçı olma unvanını kazanmış. 1936’da dönemin en ünlü uluslararası fotoğrafçılık dergisi Life’tan teklif alarak, bu dergi için fotomuhabirlik yapmaya başlamış.
Life dergisinin 23 Kasım 1936’da çıkan ilk sayısının kapağındaki fotoğraf, Margaret Bourke-White’a ait. Sonraki dönemde adeta ikonik bir eser halini alan, Fort Peck Barajı’nın kuruluşunu anlatan bu fotoğraf, pek çok kartpostalı da süslemiş.
(Solda) Life’ın ilk sayısının kapağındaki Margaret Bourke-White fotoğrafı; (sağda) Josef Stalin’in güldüğü ender karelerden
1930’ların sonuna doğru Avrupa turuna başlayan fotoğrafçı, Almanya, Avusturya ve Çekoslovakya gibi ülkeleri gezerek, dönemin Nazi ve Sovyet ideolojilerini incelemeye başlamış. Margaret Bourke-White’ın Rusya seyahati sırasında çektiği Stalin fotoğrafı, Komünist Parti başkanının gülümseyen ender fotoğraflarından bir tanesi olarak ün salmış.
Fotoğrafçının Avrupa’yı gezdiği bu günlerde Türkiye’ye uğramış olduğunu tahmin ediyoruz. II. Dünya Savaşı’nın patlak vereceği dönemde ülkeye gelen Margaret Bourke-White, İstanbul’un yanı sıra, Ankara, Samsun, Erzurum ve Kayseri gibi şehirlerde de gezme fırsatı bulmuş.
1941’de II. Dünya Savaşı’nı fotoğraflayan ilk kadın fotoğrafçı olma unvanını da kazanarak, tekrar Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden fotoğrafçı, burada esir alındıktan sonra, Amerikan askerleri tarafından kurtarılmış.
Sanatçının en büyük başarılarından bir tanesi olarak, 1948’de öldürülmesinden birkaç saat önce, Hindu lider Mohandas Karamçand Gandi’yi fotoğraflaması olarak gösterilebilir.
1950’de Parkinson hastalığına yakalanan sanatçı, bu tarihten itibaren kariyerini geri planda bırakarak, hastalığıyla baş etmeye çalışmış. Mücadelesini uzun süre devam ettiren fotoğrafçı, 1971’de hayatını kaybetmiş.
“Doğru zamanda doğru yerde olmasıyla” ünlü Amerikalı fotoğrafçı, pek çok ilki gerçekleştiren, gelmiş geçmiş en önemli kadın fotoğrafçılardan bir tanesi olarak gösterilmeye devam ediyor.

İslam mimarîsi küllerinden doğuyor































Katar’ın başkenti Doha’da son dönemde çeşitli mimarî projelerle gelişen su kıyıları, 91 yaşındaki ünlü mimar I. M. Pei’nin son başyapıtı İslam Sanatları Müzesi binasıyla yeniden şekilleniyor.






I. M. Pei’nin tasarladığı İslam Sanatları Müzesi, Katar’ın başkenti Doha’yı sanatsal bir merkeze dönüştürmeyi amaçlıyor. Geçtiğimiz Cumartesi yapılan kutlamalarda, Çin asıllı viyolonsel sanatçısı Yo-Yo Ma tarafından gerçekleştirilen performans da büyük alkış aldı.
Havai fişek gösterileri gayet görkemliydi, ancak gözü asıl alan detay, müzenin muazzam geometrik detayları oldu. İslam sanatının ve mimarlığının bir dönem dünya kültürü üzerindeki etkisini hatırlatan yapı, yıllar boyunca unutulmayacağını da göstermiş oldu. Bu müzeyle birlikte, İslam mimarlığının tekrar dünya gündemine geleceğini tahmin etmek de zor olmayacak.
Dubai ve Abu Dhabi gibi körfez şehirlerinin dikkat çekici ve pırıltılı mimarîsiyle karşılaştırıldığında, Katar’daki İslam Sanatları Müzesi fazlasıyla sade kalıyor. 91 yaşındaki mimar I. M. Pei, yapıyı “kendisine ait son büyük kültür yapısı” olarak tanımlıyor. Bina, mimarî dışavurumun daha iyimser olduğu dönemleri hatırlatırken, aynı zamanda gelenekselle modern olan arasında da bir köprü vazifesi görüyor.
Müzede, 20 yıllık bir biriktirme çalışmasının eseri olan elyazmaları, dokumalar, seramikler ve diğer çalışmalar sergilenecek. Aynı zamanda İslam sanatına ait en geniş ansiklopedi arşivi de bu müzede bulunacak.
Müzede, İspanya, Mısır, İran, Irak, Türkiye, Hindistan ve Orta Asya ülkelerinden gelecek eserler sergilenecek.
Açılışta en çok göze çarpan eserler, 10. yüzyıldan kalma geyik şeklinde bir Endülüs çeşmesiyle, Perslerden ya da Mezopotamya’dan geldiği düşünülen ve yıldızların konumunu ölçmeye yarayan aletler oldu.
Müzede yer alacak eserlerin çeşitliliğinden ilham alan Pei, “İslam mimarîsinin özünü ortaya çıkartacak” bir yapı ortaya çıkartmak istemiş. Ünlü mimar, ilham almak amacıyla aylar boyunca Orta Doğu’da gezinmiş. Pei, Kahire’deki 9. yüzyıldan kalma Ahmad ibn Tulun Camii’ni ziyaret edip, Tunus’taki tarihî çeşmeleri de incelemiş.
Açılışta gazetecilerin sorularını yanıtlayan Pei, “İslam, daha önce hiç tanımadığım bir dindi. Muhammed’in hayatını araştırmaya başladım. Mısır ve Tunus’u gezdim. Özellikle askerî mimarî örnekleri çok hoşuma gitti. İslam mimarîsi çok güçlü, aynı zamanda da sade formlar üzerine kurulu. Bu tarz mimarlıkta hiçbir gereksiz biçime rastlayamazsınız” diye konuşuyor.
İslam Sanatları Müzesi’nin sadeliği, çeşitli ışık ve gölge oyunlarıyla da pekiştiriliyor. I. M. Pei’nin bir korkusu, müzesinin daha sonra yapılacak binaların tehdidi altında kalması olmuş. Bunun üzerine Katar Şahı Hamad bin Khalifa al-Thani ile görüşen mimar, kendisi için özel bir ada inşa edilmesini ve yapıtının şehrin geri kalanından ayrı olmasını istemiş.
Pei, bu isteğini şu sözlerle açıklıyor:
“Benim binamdan sonra buraya ne yapılacağı, beni endişelendiriyordu. En güzel sanat eseri bile, başka bir eserin gölgesinde kalabilir, ya da onun tarafından yok edilebilir. Doha şimdilik pek çok açıdan el değmemiş bir şehir. Pazar yerine gitmediğiniz sürece, gerçek yaşamla ve genel bir bağlamla karşılaşmıyorsunuz. Bu yüzden kendi bağlamımı oluşturmak durumunda kaldım. Açıkçası bu çok bencilce bir şeydi.”
Sonuçta ortaya, merkezdeki kule etrafında şekillenen dörtgen ve beşgen bloklardan oluşan kübist bir kompozisyon çıkmış. Adaya, büyük palmiyelerin uzandığı bir yolla ulaşılıyor. Müzede 3800 metrekarelik sergi alanı bulunuyor.
Suyun öte tarafından binaya bakıp, kum rengindeki devasa kütlesine baktığınızda, ister istemez aklınıza Tunus mimarîsine özgü büyük kaleler geliyor. I. M. Pei de bu tip yapılardan etkilendiğini gizlemiyor.
Pei’nin son sözü ise şöyle:
“Bu müze bir ‘nesne’. Ona bir heykel olarak bakılmalı.”






Kaynak: New York Times

24 Kasım 2008 Pazartesi

Trablus Savaş Müzesi tasarımı hazır














İngiliz mimarlık firması Metropolitan Workshop, Trablus’ta inşa edeceği Savaş Müzesi’ni tanıttı.
Müze, Libya’nın askerî tarihine ışık tutmayı amaçlıyor.
Toplam 15 bin metrekarelik alanı kaplayacak olan müze, biçimini Bedevi çadırlarından alıyor. Proje mimarı Marco Neskovic, sergilenecek eserlerin gölgede kalması için açık renkte kamuflaj çadırlarının kullanılacağını söylüyor.
Müzede “savaş”, “isyan” ve “devrim” isimli üç ana galeri olacak. Neskovic, “Yapıda kumullardan, ordu tipi kamuflaj ağlarından ve yerel mimarî geleneğinden etkilendik” diye konuşuyor.

Yeni temiz enerji kaynağı: Okyanuslar




Önümüzdeki birkaç yıl içinde okyanuslardaki sıcaklık farkı elektrik üretmek için kullanılacak. Okyanus Termali Enerji Dönüşümü (OTEC)’nün arkasındaki teknolojinin tamamlayıcı parçası olan temiz ve yenilenebilir enerji kaynağı petrole dayalı birçok ekonomiye rakip olacak.
1970′lerin başlarında Amerikan Federal Okyanus Termali Enerji programının liderliğini yapan Robert Cohen, “Bu teknoloji dünyadaki en büyük yenilenebilir enerji kaynağı olma potansiyeline sahip” dedi.
Havacılık ve uzay mühendisliği şirketi olan Lockheed Martin de, son zamanlarda boru tesisat işine görülmedik bir ilgi gösteriyor. Firmanın mühendisleri son 1 yıldır çok uzun fiberglas borularını nasıl daha ucuza imal edebileceklerini tartışıyorlar. Eylül ayında Amerikan Enerji Departmanı, 10 yıldan fazla okyanus termal enerjisi için çalışan ilk dev şirket olan Lockheed Martin’i yeni nesil soğuk su boruları geliştirdiği için 600 bin dolarla ödüllendirdi. Lockheed’in ilk hedefi, test fırsatı yaratmak ve bunu harekete geçirmektir. Waimanalo’de bulunan Makai Okyanus Mühendisliği’ne sahip olan şirket, gelecek 4-6 yıl içinde 10-20 MW kapasiteli fabrika inşa etmeyi ve çalıştırmayı umuyor. 1000 metrelik uzunluğa ve 4 metrelik çapa sahip borular ile çalışacak fabrika, sualtı kablolarıyla adanın enerji şebekesini besleyecek.
Cohen bunun denizden karaya sualtı kablolarıyla elektrik gönderen yüzen deniz platformları üzerinde 500 MW (1 megawatt= 1000 kilowatt) OTEC fabrikaları ve güç için açık okyanusa açılabilen fabrika gemileri için liderlik edeceğine inanıyor.
OTEC fabrikası kurma yarışı
Mineral yakıtların fiyatının fırlaması gibi Hawai’den Japonya’ya kadar özel şirketler ticari OTEC fabrikası inşa etmek için yarışıyor. Sistemin çalıştırılması için tropikal ve alt tropikal okyanuslardaki yüzey suları ile dip suları arasındaki sıcaklık farkı kullanılıyor. Öncelikle ılık yüzey suyu amonyak ya da amonyak-su karışımı gibi düşük kaynama noktasına sahip bir sıvı ile birlikte ısıtılıyor. Bu karışım kaynadığı zaman, açığa çıkan gaz güç yaratan türbini harekete geçirmek için yeterli basınç meydana getiriyor. Gaz okyanus dibindeki belki 1000 metre uzunluğunda ve 27 metre çapındaki ağır fiberglas tüplerinden (saniyede 1000 ton su soğutan) yukarıya pompalanan soğuk suyun içinden geçirilerek soğutuluyor. Gaz yoğunlaşıp tekrar kullanılabilen sıvıya dönüşürken su okyanus derinliklerine geri dönüyor.
Okyanusların farklı termal katmanlarını elektrik üretmek için kullanma fikri ilk olarak 1881 yılında Fransız fizikçi Jacques d’Arsonval’e aitti. Fakat 1970′lerde yaşanan petrol krizine kadar bu fikre kimse ilgi göstermedi. 1979′da Amerikan hükümetiyle ortak olan Lockheed Martin şirketi, OTEC sisteminin 50 kilowat elektrik üreten parçası olan Hawaii mavnasından okyanusa soğuk su borusu indirdi. 2 yıl sonra Japon bir grup, Güney Pasifik Nauru adasının yakınında 120 kilowatt elektrik üretme kapasitesine sahip pilot fabrika inşa etti.
Bu başarının ilk aşaması, Amerikan Enerji Departmanı’nın Hawaii’de 40 MW kapasiteli test fabrikası kurmasıyla gelişti. Sonra 1981′de okyanus termal teknolojisi fonu azalmaya başladı. Petrol fiyatları düşmeye başlayınca (hatta varil fiyatı 20$’ın altına düşünce) fon 1995′te tamamen kurudu. Şimdi yükselen yakıt fiyatları ihmal edilen bu teknolojiye ilgiyi yeniden gündeme getirdi.
Amerikan Ordusu ilk fabrikayı 2011′de kuracak
Lockheed test fırsatı için tertibat sağlarken Amerikan ordusu için kurulacak fabrika daha yakın zamanda faaliyete geçecek. Honolulu merkezli OCEES International şirketi, Hint Okyanusu’nda Diego Garcia adasında okyanus termal özellikli fabrika kurmak için tasarımını bitiriyor. Fabrika 8 MW elektrik sağlayacak ve günde 1,25 milyon galon deniz suyunu arıtma gücüne sahip olacak. OCEES şirketi, fabrikanın 2011 yılının sonlarında tamamlanıp faaliyete geçeceğini söylüyor.
Diego Garcia enerjisini tümüyle dizel yakıtından sağlıyor ve komutanlar okyanus termalini enerji serbestliği olarak görüyor. OCEES’ten Harry Jackson, “Bu Hint Okyanusu’nun ortasında stratejik askeri donanımıdır. Adadakiler enerjilerini karşılamak için diğer enerji kaynaklarına güvenmiyorlar” dedi.
Amerikan Donanması Kıyı Enerji Ofisi’nden Bill Tayler, OTEC’in dalga şamandıralarından ya da gelgite bağlı enerji üretiminden daha çabuk ve elverişli enerji çıkışını karşılayabilecek potansiyeli olduğunu söyledi. Tayler, “OTEC fabrikası 8-10 MW elektrik üretmek için çok fazla şamandırayı alabilecek. Tüm umudumuz OTEC sistemi” dedi.
Hawaii’ye de OTEC kurulacak
Halen her iki grup da yüzen platformun sabit sualtı güç hatlarıyla nasıl bağlanacağını düşünüyor. Isıtıcıların sistemi tıkayabilecek aşırı alg (deniz yosunu), midyeler ve diğer sualtı organizmalarının yığılmasını önlemek üzere tasarlanması gerekiyor. Eğer bu test fabrikaları başarıya ulaşırsa daha geniş çaplı kurulacak ticari fabrikalar, enerjisinin yaklaşık yüzde 77’sini yağ yakarak karşılayan Hawaii’de enerji eşitliğini sağlayabilir. Lockheed’in işbirlikçisi Makai Okyanus Mühendisliği’nden Reb Bellinger, “Bu bizim eyaletimiz ve dünya üzerindeki başka bir yer için en büyük enerji planı değişikliği olacak ve OTEC sistemine sahip olursak 100 MW enerji ya da daha fazlasını işletebiliriz” dedi.
Fakat bu fabrikaların kapasitesini yükseltmek kolay olmayacak. Daha küçük tasarımlarda bile halen çeşitli sorunlarla karşılaşılıyor. 2003 yılında Hintli mühendisler 1 MW’lık okyanus termal fabrikası inşa ettiler. Ve Bengal Körfezi’ndeki mavnadan okyanusa 800 metre soğuk su borusu indirmeyi denediler, ancak boruyu bin 100 metre derinlikte kaybettiler. Bir sonraki yıl yeni indirilen boru da aynı kaderi paylaştı.
Eğer OTEC yeşil güç pazarında önemli bir etki yaparsa teknolojinin de yükselmesi gerekiyor. Hawaii Üniversitesi, Amerikan Enerji Departmanı ve diğerleri için 1980′den beri OTEC tasarlayan Hans Krock, testlerden yorulduğunu söylüyor. Krock, “Pilot testler yapıldı. Tasarımda bir sorun yok, asıl sorun ekonomik hakları elde etmek” dedi.
1988 yılında OCEES’yi kuran Krock, geçenlerde Endonezya kıyılarında 100 MW’luk fabrika inşa etme planı yapan Energy Harvesting Systems şirketinde çalışmak üzere işten ayrıldı. 800 milyon dolarlık fabrika için fon bulduğunu, işe başlandığını ve inşa kontratı biter bitmez 2 yıl içinde fabrikanın faaliyete geçeceğini söyledi.
Kohen, “Çok hızlı yükselmenin riskli olabileceğini söyleyen Kohen, “Okyanus termalinde hızlı hareket edilmesini görmek istiyoruz, fakat çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum” dedi.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Yeni Dünyada Pazarlamanın Değerleri Nasıl Değişiyor?




Philip Kotler, "Günümüzde Pazarlamanın Temelleri" adlı kitabında bu alanda şimdiye kadar kendisine en çok sorulan sorulara yanıt veriyor.Dünyada pazarlama biliminin en önde gelen temsilcilerinden olan Philip Kotler, Amerika’da Chicago Northwestern Üniversitesi’nde uluslararası pazarlama profesörü. Pazarlama yönetimi alanındaki birçok kitabın yazarı olan Kotler, Management Centre Europe tarafından "stratejik pazarlama uygulaması alanında dünyanın en önde gelen uzmanı" olarak nitelendiriliyor. Kotler pazara dayalı şirket gelişmesi hakkında kapsamlı ve kışkırtıcı perspektifler sunması ile ünlü. Her zaman pratik ve çağdaş. Amerika, Avrupa ve Asya’da düzenli konferans ve seminerler düzenliyor. Kotler, "Günümüzde Pazarlamanın Temelleri" adlı kitabında, pazarlama ile ilgili temel soruları yanıtlıyor. Bunlar, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinde verdiği konferanslarda kendisine en çok yöneltilen soruları kapsıyor. Kotler’in en çok sorulan sorulara verdiği yanıtları sizler için derledik. Geleceğe yönelik üzerinde düşünmeniz gereken mega trendler nelerdir?Teknoloji ve küreselleşme, ekonominin görünümünü temelden değiştirmiştir. İnternet ve ticaretin serbestleşmesi sayesinde şirketler artık herhangi başka yerdeki şirketle rekabet edebiliyor. Rekabet başta gelen ekonomik güç halini almıştır, yani şirketler satılabilecek miktardan fazlasını üretebiliyor, bu da fiyatlar üzerine ağır bir baskı getiriyor. Bu durum şirketleri daha büyük ölçüde farklılaşmaya da sürüklüyor. Ancak, bu farklılaşmanın esas kısmı gerçek değil psikolojik oluyor. O halde bile, bir şirketin o anki üstünlüğü fazla uzun sürmüyor, çünkü bu ekonomide, her üstünlük anında kopya edilebiliyor.Şirketler müşterilerin gittikçe daha eğitimli hale geldiği ve alışveriş yaparken daha ince eleyip sık dokumak için ellerinin altında internet gibi araçlar bulunduğu olgusunu dikkate almak zorundalar. Bir zamanlar güç imalatçıdan dağıtımcıya doğru kayıyordu; şimdi artık müşteriye doğru kayıyor. Artık müşteri kral olmuştur.Kitaplarınızda küreselleşmenin, aşırı rekabetin ve internetin pazarları ve işletmeleri yeni baştan yapılandırdığını söylüyorsunuz. Bu dinamiklerin pazarlama üzerindeki etkileri nelerdir?Bu etmenlerden üçü de fiyatlar üzerinde aşağıya doğru bir baskı yapıyor. Küreselleşme, şirketlerin üretimlerini daha ucuz bölgelere taşıması ve bir ülkeye götürdüğü ürünlerini oradaki yerel satıcılardan daha düşük fiyatlarla sunması demektir. Aşırı rekabet aynı müşterinin peşinde daha çok sayıda tedarikçinin bulunması demektir, bu da fiyat düşürücü bir etmendir. İnternet ise insanların fiyatları daha hızlı bir şekilde karşılaştırabilmesi ve en ucuz teklife yönelmesi demektir. O zaman pazarlamanın sorunu, bu “makro eğilimler” ortamında fiyat ve kârlılık dengesini kurmanın yolunu bulmaktır. En fazla değeri sunma yolunda ilerlemeyen hiçbir ülkenin sanayisi müşterilerine yetişemez. Bunu yapabilmenin yolu da hedef koyma, farklılaşma ve markalaşma konularında daha başarılı olmaktır.Aynı zamanda, dünyanın çeşitli bölgeleri daha bütünleşik ve daha korumacı bir nitelik kazanıyor. Bir bölgenin üyeleri aynı bölgenin diğer üyelerinden özel tercih hakkı koparmaya çalışıyor. Ancak suni ticari tercihler, köklü bir değer bozukluğu karşısında fazla uzun ömürlü olmaz. Pazarlamanın temel süreçlerini ve bunların önemini nasıl özetlersiniz?Pazarlamanın temel süreçleri şunlardır:
* Fırsatı tespit etme,
* Yeni ürün geliştirme,
* Müşteriyi çekme,
* Müşteriyi tutma ve bağlılık yaratma,
* Siparişi karşılama.
Bu süreçlerin tümünü yerine getiren bir şirket normal olarak başarıya ulaşır. Ama bu süreçlerden herhangi birinde başarısız olan bir şirket ayakta kalamaz.Pazarlama esas olarak bir birimin mi, yoksa tüm şirketin mi felsefesi ve pratiği olarak görülmelidir?
Yıllar önce Hewlett Packard’ın yaratıcılarından David Packard şöyle demişti: "Pazarlama, pazarlama birimine bırakılmayacak kadar önemlidir." Dünyada en iyi pazarlama birimine sahip olan bir şirket yine de pazarlamada başarısız olabilir. Neden? Çünkü imalatçılar düşük kaliteli ürün çıkarabilir, yükleme departmanı işi geciktirebilir, muhasebe departmanı hatalı faturalar kesebilir vb. Bunların hepsi sonunda müşteri kaybına yol açar. Pazarlama, ancak tüm personel söz verilen değeri sunarak müşteriyi tatmin ya da memnun etmeye yönelmişse başarılı olur.Günümüzde şirketlerde hâlâ varlığını sürdüren başlıca yanılgılar arasında sayabilecekleriniz nelerdir? Sorunu "Kavrayamayanlar" kimlerdir?Pazarlama, iş çevrelerinde ve halk arasında son derece yanlış anlaşılan konulardan biridir. Şirketler pazarlamanın, imalatı desteklemek amacıyla onu elindeki mallardan kurtarmak için var olduğunu sanıyorlar. Oysa gerçek bunun tam tersidir, imalat pazarlamayı desteklemek için vardır. Şirket her zaman imalatını şu ya da bu yöne kaydırabilir. Şirketi şirket yapan pazarlama teklifleri ve fikirleridir. İmalat, satın alma, AR-GE, finans ve diğer şirket işlevleri onun müşterinin bulunduğu piyasadaki çalışmalarını desteklemek için vardır. Pazarlama çoğu kez satışla karıştırılır. Satış, pazarlama buz dağının yalnızca uç noktasıdır. Görünmeyen kısmı geniş çaplı piyasa yoklaması, elverişli ürünleri araştırma- geliştirme, doğru fiyatlandırma, dağıtım kanalları açma ve ürünü pazara tanıtma çabasından oluşur. Bu şekilde pazarlama, satıştan çok daha kapsamlı bir süreçtir. Pazarlama ile satış neredeyse birbirinin tam karşıtıdır. Zorlayıcı satış şeklindeki pazarlama kendi içinde bir çelişkidir. Çok önce şöyle demiştim: "Pazarlama, yaptığınız şeyi elinizden çıkarmanız için akıllıca yollar bulma sanatı değildir. Pazarlama gerçek müşteri değeri yaratma sanatıdır. Müşterilerinizin daha iyi konuma gelmesine yardımcı olma sanatıdır. Pazarlamacının sloganı kalite, hizmet ve değerdir." Satış, elinizde bir ürün olduğu anda başlar. Pazarlama ise daha ürün olmadan. Pazarlama, şirketin insanların neye ihtiyaçları olduğunu ve şirketin ne yapması gerektiğini bulması için önündeki ev ödevidir. Bir ürün ya da hizmet sunumunun pazarda nasıl yürütüleceğini, nasıl fiyatlandırılacağını, nasıl dağıtılacağını ve nasıl ilerletilebileceğini pazarlama belirler. Pazarlama sonradan sonuçları alıp değerlendirir ve sunumunu zaman içinde iyileştirir. Bu sunuma ne zaman son verileceğini de pazarlama belirler.
Bugün ürün arzının bütün ihtiyaçlarımızı karşılaması mümkün müdür ve pazarlamanın önünde duran problem karşılanacak ihtiyaçların giderek azalmış olması mıdır?Pazarlamada hep bekleyen ihtiyaçların karşılanmasından söz ediyoruz. Hâlihazırda ihtiyaçların çoğunu karşılayacak pek çok ürün vardır. İtalyan arkadaşım Pietro Guido "İhtiyaçsız Toplum" adlı kitabında pazarlamacının tıpkı Sony’nin yeni elektrik donanım alanında yaptığı gibi, ihtiyaç yaratmasını öğrenmeleri gerektiğini ileri sürüyor. Şirketler pazar tarafından yönlendirilir olmaktan (tüketici ihtiyaçlarının yönlendirilmesi) çıkıp pazarı yönlendirici olmaya doğru kaymalıdır. Yıllar önce kimin walkman’e, dev TV ekranlarına, minicik video kameralarına, daha bir sürü şeye ihtiyacı vardı ki? Şirketlerin yeni ihtiyaçları ve yeni pazarları öngörmesi rekabetin yeni gereği olmuştur.Bir şirketin pazarlama birimi önünüze yeni fırsatlar süremezse, o şirketin işini kaybedeceğini söylediniz. Peki, sizce o kadar çok güzel fırsat kaldı mı?Denebilir ki, bir ekonomideki fırsatların mutlak sayısı iş çevrimi ile teknoloji çevrimine göre değişiklik gösterir. Durgunluk dönemlerinde ve yeni teknolojilerin henüz ortaya çıkmadığı zamanlarda fırsatlar seyrek olur. Ama fırsatlar her zaman vardır! Göz kamaştırıcı yeni görünüm, yeni ya da büyüleyici buluşlar kataloglarını doldurmaya devam eden yeni ürünlere bir bakmak yeter. Elinde bir ürün ya da hizmet bulunan bir şirketin onları değiştirmenin, başka şeylerle birleştirmenin, farklı ölçülerde sunmanın veya onlara yeni özellikler ya da hizmetler eklemenin yollarını bulabilmesi gerekiyor. Bir sunum farklı pazarlara göre baştan biçimlendirilmenin ötesinde, tamamen yeni bir bağlamda da ele alınabilir.Fernando Trias de Bes ile birlikte kaleme aldığımız "Yatay Pazarlama" adlı kitapta yeni fikirler bulmak için dikey pazarlamadan (yani, dilimlere bölme) farklı olarak yaratıcı bir yaklaşım sunuluyor. Dikey pazarlama belli bir pazarın içinde işe yarar; yatay pazarlama ise ürünü yeni bir bağlamda tasavvur eder. Buna birçok örnek verilebilir. Bugün benzin istasyonlarında yiyecek alışverişi yapabiliyoruz; bir süpermarkette bankacılık işlemlerimizi halledebiliyoruz; internet kafelerde bilgisayara girebiliyoruz; cep telefonuyla resim çekebiliyoruz; sakız çiğneyerek vücudumuzda belli ilaçları alabiliyoruz; hayvan şekilli şekeri andıran kahvaltı tahılları yiyebiliyoruz. Ben fırsatların tükenmiş olduğuna inanmıyorum. Olsa olsa bazı pazarlamacıların fırsatları görme yeteneğinin kalmadığına inanabilirim. Bir durgunluk döneminde pazarlamacılığın bozgun yaşaması gerekmiyor, yalnızca düş gücü olmayan pazarlamacılar başarısızlığa uğrarlar. En berbat pazarlama türü hangisidir?Pazarlama özünde müşteri ihtiyaçlarını anlama, ona hizmet etme ve karşılamanın önemini savunan bir felsefedir. Pazarlamanın en büyük düşmanı; amacın, uzun vadeli bir müşteri yaratmaktan çok ne pahasına olursa olsun satış yapmak olduğu "vur-kaç" türü satıştır. Müşteriye olta atma, abartılı reklâm, yanıltıcı fiyatlar gibi uygulamalar pazarlama kavramına sekte vurur. Küreselleşme ve yeni teknolojilerin ışığında pazarlamanın rolü bugün nasıl değişiyor?Bildiğimiz pazarlamanın piyasa araştırması, dilimlere ayırma, hedef koyma, konumlandırma ve 4 temel oldukça yavaş değişen bir dünyadan doludizgin bir ekonomiye doğru geçerken yeni baştan kavramlaştırılması gerekiyor. 1980’li yıllarda şöyle diyorduk: ’Hazır ol, nişan al, ateş’ 1990’larda ’Hazır ol, ateş, nişan al.’ Bugünse, ’Ateş, ateş, ateş’ diyoruz. Önceden kitlesel pazarı hedef alırdık; bugün tek tek her olasılığı hedef alabiliyoruz. Eskiden oldukça uzun bir yaşam döngüsü olan ürünler üretirdik, şimdi her ürünü alıcının arzusuna göre şekillendirmeye yatkın tutuyoruz. Önceden ürünlerimize kendimiz fiyat biçerdik; şimdi fiyatı alıcılar söylüyor. İnternetin ortaya çıkması ve müşteri veri tabanlarının gelişmesi pazarlama üzerinde devrimci bir etki yaratmıştır. Bu kavramların çoğu yine geçerlidir ama yeni tercümelere ihtiyaçları vardır.Kotler’e Göre Pazarlamada Yeni Eğilimler
* Yap-sat pazarlamacılığından ihtiyacı sez ve karşıla pazarlamacılığına,
* Varlık sahibi olmaktan marka sahipliğine,
* Dikey bütünleşmeden fiilen gerçek bütünleşmeye (dış kaynak),
* Kitle pazarlamacılığından özelliğe göre pazarlamacılığa,
* Yalnız geleneksel pazarda faaliyet göstermek yerine, internet ortamına da girmeye,
* Pazar payından müşteri payı kazanmaya,
* Müşteriyi çekmek yerine müşteriyi elde tutmak üzerinde odaklanmaya,
* İşlem pazarlamacılığından ilişki pazarlamacılığına,
* Müşteri kazanmaktan müşteriyi elde tutma ve müşteri memnuniyetine,
* Aracı kullanarak pazarlamadan doğrudan pazarlamaya doğru değişim yaşanıyor.

Dünyanın en garip 50 binası











Dünya çapında garip, alışılmadık, hatta çılgın mimarî tasarımları ortaya çıkartmak üzere yola çıkan “Unusual Architecture” internet sitesi, “Dünyanın en garip 50 binası” isimli bir liste yayınladı.
Listedeki binaları incelemeye geçmeden önce, peşinen belirtmek isteriz ki, binaların “garip”likleri aynı düzeyde değil. Farklı kaynaklardan derlediğimiz bu toplamada yer alan yapıları yan yana görmenin, ülkemizdeki mimarların görsel repertuarında bir anlamı olacağı kanaatindeyiz.
Bir anda herkesin gözüne garip gelebilen ve zaten yapılış amacı da ilgi çekmek üzerine olan, bilindik mimarî kaygılardan çok, vitrin dekoru anlamında düşünülmüş yapılar var bu listede. Tahmin ederiz ki, bunlardan bir bölümünü internette çeşitli sitelerde “şaka mahiyetinde” görmüş olabilirsiniz.
Ancak Kanada Habitat 67, Prag Dancing Building, Manchester Civil Justice Centre, Nakagin Capsule Tower, Guggenheim Museum, Hindistan Bahá’í House of Worship a.k.a Lotus Temple, Kolarado Air Force Academy Chapel, Pekin Ulusal Stadyum, Strasburg Zenith Europe, Londra Gherkin Building, Londra Lloyd’s Building, Tokyo Fuji Television Building, Kaliforniya UCSD Geisel Library gibi yapılar var ki; bunlar “garip” değerlendirmesinden çok, “farklı bir tasarım” olma özelliği taşıyor.
Üstelik “farklı bir tasarım” olma nitelikleriyle, mimarî bir ürün olma özelliklerinden dolayı kendi ardıllarını bile yaratabiliyorlar.





“The Crooked House”
Site, en garip binalar listesinin tepesine, Polonya’nın Sopot şehrindeki “The Crooked House”u (Bükük Ev) koyarken, ikinci sırada Almanya’dan “Forest Spiral – Hundertwasser” binası yer alıyor.
Listenin bir numarası “The Crooked House”un yerinde, bir zamanlar “Kawiaret” isimli ufak bir kafe bulunuyormuş. Yeni evin yapımına Ocak 2003’te başlanmış; Aralık 2003’te inşaat tamamlanmış. Binanın tasarımında, Jan Marcin Szancer ve Per Dahlberg gibi ünlü yerel illüstratör ve ressamların çizimlerinden faydalanılmış.

Viyanalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser tarafından tasarlanan “Forest Spiral”in yapımı, 1998-2000 yılları arasında gerçeklenmiş. Her biri birbirinden farklı 1000 adet penceresi olan yapının, teras, kafe, park yeri, restoran, bar ve oyun alanı gibi farklı fonksiyonları da bulunuyor.





“Forest Spiral”
Toplam 105 dairenin bulunduğu yapıda, 1000 pencerenin hiçbiri birbirine benzemiyor. Hundertwasser, tasarımı hazırlarken, kendi belirlediği “gegen die gerade linie / düz çizgiye karşı” bir felsefenin izinden gitmiş. En yüksek noktasında 12 katlı olan yapı, renkleri, detaylara verdiği önemi ve diğer tüm detaylarıyla, gerçekten “garip binalar” listesinde yer almayı hak ediyor.





“Torre Galatea”
Üçüncü sıradaki “Torre Galatea” ise, çatısındaki devasa yumurtalarla, ilk bakışta dikkat çekiyor. İspanya’nın Figueras şehrinde bulunan ve Salvador Dali Müzesi olarak işlev gören yapı, ünlü ressamın eşinin adını taşıyor. Dali, 1989 yılında ölene dek bu evde yaşamış. Ressamın mezarı da, müzenin sergi salonunun altında, işaretlenmemiş bir yerde yer alıyor.
Daha önce belirttiğimiz gibi, bunların bir kısmı gerçekten garip, bir kısmıysa mimarî başyapıt olarak nitelendirebileceğimiz eserler. Ancak hiç şüphesiz, her birini tek tek incelemek, gerçekten de çok zevkli olabiliyor.



15 Kasım 2008 Cumartesi

Toplumu değiştirmek istiyorsan bir şey inşa etme





Londra Tasarım Festivali neden görülmeli? Geçen yıl ilerleme kaydediyor gibiydik “East End”de yeni büyük etkinlik Tent London vardı, Designersblock genişliyordu, the Royal Festival Hall kent ölçeğinde bir merkez olarak iş gördü, daha küçük etkinlikler Brompton Design District gibi bölgesel şemsiyeler altında toplanmaya başlıyordu. Bu yıl, Tent ve Designersblock ölçek ve kalite olarak gerilemişti. Daha önce amiral gemisi olan 100% Design etkinliği bile boşluğu doldurmak yerine, festivali çekip çevirecek kadar güçlü değildi…


Toplumu değiştirmek istiyorsan bir şey inşa etme


Yeni mimar kuşağı, sorunları binalarla çözmeye çalışmadan önce durup düşünmemiz gerektiğini kanıtlıyor. Onlar yazarken, araştırma yaparken, kampanyalar düzenlerken, işgal ederken ve performans gerçekleştirirken çizim masasında olduğundan daha etkin hissediyorlar kendilerini. Müşterilerden teklif gelmesini beklemiyor, fark yaratacak potansiyeli görüyor ve bunu yakalıyorlar. Bu; yerleştirme, kitap, havai fişek gösterisi veya kınanan bir binaya günlerce yerleşme formlarını alabiliyor…


World Lounge


Enerjisi yüksek ve ilham verici bir mekan tasarlamış Karim Rashid, Yapı Kredi World’un Atatürk Havalimanı Dış Hatlardaki dinlenme salonunda. Rashid, World Lounge iç mekanında bankanın “girişimci” yaklaşımını denge, tasarım ve teknolojinin dingin aurası arasında bir sinerji kurmaya çalıştığını söylüyor. World Lounge’da her ruh haline hitap eden işlev odaklı bölgelerin iç içe geçtiği alanlar yaratılmış.


Emel Kurhan


Emel Kurhan Yazbükey’in ardından solo bir kariyere başlıyor. Sürekli gidip geliyor yıllar içinde ama bu geliş başka. “Bir an olur ya, ‘Benim geri dönmem gerek’ dersin. Değişiklik zamanı geldi! Bu ev çıktı karşıma. Yerleştim” diyor. O evin içerisinde bir masanın ortasında Çukurcuma’dan aldığı göbeğinden bağlı yün karpuz dilimleri var. “Onu çok seviyorum” diyerek karpuzu eline alıyor ve “Kapatınca dilimleri, kapalı karpuz oluyor” diyor…


Daha çok plastik kullanın!


Petrol bitecek diye endişelenmeyin böyle bir şey hiç olmayacak. Daha çok plastik kullanın, çevreye iyi gelir. Ama biyo-çözünür plastiklere el atmayın, bir çevre felaketi onlar. Ah, geri dönüşüm ise sadece zaman kaybı…


Sou Fujimoto


“İlkel mimarlık yapmak istiyorum” diyor Sou Fujimoto. “İnsanların, mağara veya ağaçlardaki konforlu yerleri içgüdüleriyle seçen hayvanlar gibi olabileceği, mekanın ilişkilerden oluştuğu bir mimarlık.”Ortaya, küplerin bulut haline geldiği, çizgilerin başıboş dolaştığı ve muğlaklığın belirginleştiği mimarlık çıkıyor…


Nouvel Tower


SoHO’ya dökme demir depolar ve tarihi 19′uncu yüzyıl binalarının egemen olduğu düşünülür, Fransız star mimarların parlak cam kulelerinin değil. Ama New York’un koruma komitesiyle bazı hassas konuşmaların ardından Jean Nouvel, lüks otellerin sahibi André Balazs için tasarladığı konut kulesi 40 Mercer’de tam da bunu yapmış…


Tickle Cock


Tickle Cock Batı Yorkshire’da Londra merkezli mimar DSDHA’nın yeniden inşa ettiği bir dere alt geçidi. Köprü, Channel 4′teki bir televizyon programı için makyaj yapılan eski maden kasabası Castleford’daki bir düzine yeniden canlandırma projesinden biri. “100 yıllık ihmalin ardından inanılmaz iğrenç ve pisti” diyor DSHA’nın eşkurucusu Deborah Saunt, “ama buradan günde 10.000 kişi geçiyor.”…